Misafirken yemekte tabaklara dair mi yoksa yemeklere dair mi daha çok konuşuyorsunuz?

Misafirken yemekte tabaklara dair mi yoksa yemeklere dair mi daha çok konuşuyorsunuz?

Sürdürülebilirlik, “yeşil” hareketler ve sosyal değişim üzerine yoğun mesaim var. Okuyorum, yazıyorum, izliyorum, araştırıyorum, dinliyorum, anlatıyorum. Bugün dünyada ilişkilenme boyutlarından biri ile ile ilgili yazmak istedim. Ekolojik yaşam tercihlerine bakarsanız ilk karşılaşacağınız öneriler tasarruf ile başlar, arkasından yeni düzenlemeleri davet eder. Bu mesaj kurgusunun insanların zihninde “kısmak” zorunda kalma halinin kıtlık psikoloji yarattığı sıklıkla şahitlik ediyorum. Bir dönem kendimi baya bir kıtlığın içinde hissedip bunu normalleştirme çalışmalarımın benim üzerinde patladığını söyleyebilirim. Bu başka bir yazı konusu olacak kadar çok hikaye barındırıyor.

 

Bu yazıda ben kişiler arası boyutta ekolojik olma yolunda nerelerde şahitlik ettimse ona dair yazmak istiyorum. Ben reklamcılık okudum, okuduğum dönem içerisinde de farklı ajanslarda bulunma şansım oldu. Temel olarak bir reklamcının işi bir ürün ya da hizmetin tüketilmesi için ona değer ve anlamlar yüklemek, bu anlamı korumak için de gerekli mesajlar dizinini muhtemel müşterilere ulaştırmak adına stratejik planlamalar yapmaktır. Mesajların içeriği estetik ve ilgi çekici olması, içinde alana dair bilirkişilerin bulunması gibi bir dolu farklı taktikle desteklenir ki akılda kalsın, ikna edici olsun, ürün ya da hizmetin gerekliliğine inandırsın. Diğer mesaj kanalları gibi reklam da kültür yaratır. Mesela size hayali bir hamburgeri yiyormuş gibi yapın desem, yapın şimdi isterseniz 🙂 sonra da size Mc Donald’s reklamında hamburger yiyenleri göstersem, aynı hareketi kullandığınızı gözlemleriz 🙂 Reklamlar sadece neyi kullanmanız, yemeniz, içmeniz gerektiğini söylemez size onu nasıl yapmanız gerektiğini de öğretir. Yani aslında davranışlarımızın kendi tercihlerimiz olduğuna inanırız ancak, bir toplumun içerisinde hangi ihtiyacımızı hangi davranışla karşılayabileceğimizi öğreniriz, onun içinde ona uygun şekilleniriz, buna da olgunlaşmak deriz (burada okuduğum mesleği kötüleme çabam yok, reklam bir iletişim aracı, bunu ne için kullandığımıza vurgu yapıyorum). Sosyal bir varlık olduğumuz için, kendimize dair tanımlamalarımızın ve tercihlerimizin hiç biri sadece ve %100 bize ait değildir. Ailemizle başlayan toplumsallaşma süreci, okul, arkadaşlar, medya, iş hayatı içerisinde canlı olarak sürekli eskilerin tekrarlanması ya da yeni davranışların denenmesi ile şekillenir.

 

Bugün sınırlı kaynakların varlığının kabulü, bu kaynakların bu kullanım sistemi içerisinde dünyadaki nüfusun ne kadarının ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını tartışıyoruz. Neler yaparsak bu yıkımı beslemektense olumlu senaryoların parçası olacağımızı konuşuyoruz. Bu alanda da sık sık bireysel hayatımızda yapacağımız hızlı ve basit değişiklik de var, bu önerilerden birinden bahsetmek istiyorum, minimalizm. Minimalizm, özetle daha az daha çok demektir. Kavramı, tasarımda, mimaride ve daha başka yerlerde bulmanız mümkün. Ben bireysel hayatımızdaki yeri ile ilgili yazmak istiyorum. Minimalistler, hayatlarındaki materyallerle ilişkilerini en aza indirgemeye çalışıyorlar. Sahip oldukları eşyalarının günlük hayatlarında bir fonksiyonu var. Bu fonksiyon da somut bir fonksiyon. Yani, örneğin, haftada sadece bir gün gömlek giyiyorsunuz dolapta 15 farklı gömleğiniz var, her birini dönüşümlü giyseniz birini yılda 4 kere giyerseniz ve en fazla bu kadar giymiş olursunuz. Bir minimalist bu 15 gömlek sayısını 1’e indirir ve eskiyene kadar 1 gömlek kullanır. Böylece, her seferinde gömlek seçmek için zaman harcamaz, daha küçük bir dolap kullanır, daha az ütü yapar. Materyaller, sahip oldukça sizden daha fazla hizmet beklerler, minimalistler bu zaman ve enerjinin daha anlamlı şeyler için kullanmayı seçtiklerini söylüyor.

whatisminimalism_sooosimple

Medya, her bir kanalı ile sürekli bize neyi satın almamız gerektiğini söyleyip duruyor, neyin moda olduğunu, hangi saati kullanırsak bize saygı duyulacağını, hangi arabaya binersek ‘maceracı’ olacağımızı, hangi tabaktan yersek saraylarda yaşadığımızı çok tatlı, çok güzel bir dille anlatıyor. O kadar tatlı ki hayır demek çok zor. Sonuç, ihtiyacımızdan fazlasını satın alıp, ihtiyacımızdan büyük evlerde yaşıyoruz çünkü artık fiziksel ihtiyaçlarımızdan çok ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılama çabası ile tüketiliyoruz. Bu çaba onaylanmak, bir bütünün parçası görünmek, kabul edilmek, saygı duyulmak gibi ihtiyaçların insanlarla iletişimimizden önce “ilk intiba” dan başlayan etkileşimlerle doldurulacak sanıyoruz. Buradaki anlam kaymasına dikkat! Çünkü anlamlı, bizi besleyen, büyümemize izin veren ilişkiler kurmaktansa başkalarından almak istediklerimizle sınırlı bir etkileşim alanı yaratmamıza zemin hazırlayan bir yaklaşım bu.

pampas-grass-12-1

Üstünüze göstereceğiniz saygıyı saat markasıyla mı yoksa sizi dinleme kapasitesi üzerine mi ölçersiniz?

Peki sizce şehirde bir 4*4’e binen mi maceracı yoksa arabası olmadığı halde doğada keşifler için zaman yaratanlar mı?

Birinin evine gittiğinizde yemekte tabaklara dair mi yoksa içindekilere dair mi daha çok konuşuyorsunuz?

 

Bu soruların doğru ya da yanlış yanıtları yok. İleriye baktığımızda daha güvenli bir gelecek bırakmaktan bahseder sürdürülebilirlik, “çocuklara bırakılacak dünya” der. Minimalizm de sürdürülebilirliğin içinde anlam bulmaya davet ediyor. Anlamlı ise sahip olmaya, anlamlı bir hayata hizmet ediyorsa yapmaya. Yani sahip olduklarımıza (materyal de deneyim de) anlam arayıp yapıştırmaya değil.  

 

Tüm bunları çağıran, başka türlü anlatan ve gerçek yaşam hikayeleri barındıran bir de belgesel var. Zamanınız olduğunda göz atmak isterseniz 🙂 Minimalism: A Documentary About the Important Things