Category Archive Değişim Yaratmak

Liderlik kendi hayatımızın sorumluluğunu aldığımız yerden başlıyor

Liderlik kavramına üç ayrı seviyede bakmaya bir davetim var; bireysel, ilişkisel ve sistemik. Bu üç ayrı seviye benim çalıştığım konuların hemen hepsinde farklı yorumlamalarla benim için oldukça rahatlatıcı bir bakış açısı kazandırdı. Bir de liderlik kavramına yol olsun.

 

Liderlik hakkında yapılan araştırma ve akademik yazında çoklukla liderlerin örgüt ve organizasyonlardaki etki güçlerine dair ve bunu arttırabilmek için geliştirmeleri gereken ilişkisel taktiklere dair bir çok yazı bulmak mümkün. Bu yazıda her birisi başka yazı konusu olabilecek bu üç seviyeden ilk ikisini hatırlatıp daha çok üçüncü seviyeden bireysel liderliğini alabilmekten bahsetmek istiyorum.

 

Sistemik:

1950’lerden beri kurumlar üzerinde yapılan araştırmalar, bize vizyon sahibi liderlerin kurumlarındaki yapı, çalışma düzeni ve kurum kültürü dolayısıyla dokunduğu alanlardaki etkilerinin güçlü olduğunu gözlemliyor. Netleştirmek için birkaç örnekten bahsedeyim. Interface şirketi, halı üreten bir firma, CEO Ray Anderson sürdürülebilirlik ve çevre sorunları üzerine bir kitap (Paul Hawken, Ecology of Commerce) okur ve yıllardır iş yapma şeklinin aslında hiç de istemediği çevresel sonuçları ile tek tek yüzleşmeye başlar, üretimde kullanılan kimyasallar, kaynak olarak kullandıkları malzemelerin petrol temelli olması vb ve bugün Interface, Anderson’ın vizyonu ile dünyada sürdürülebilirlik alanında lider ve örnek şirketlerden bir tanesi. (Nasıl olduğunu merak ediyorsanız Ted konuşmasına bu linkten erişebilirsiniz.)

 

Türkiye’den son dönem adından seçimler ile sıkça söz ettiren politik bir liderden bahsedeyim, Tunç Soyer. 2009 yılında Seferihisar Belediye Başkanı seçildi ve 10 yıl görevde kaldı. Tunç Soyer, ilk seçildiğinde Seferihisar dışarı göç oranı oldukça yüksek, kuytuda kalan bir ilçe iken yerel kalkınma ilkelerini baz alarak Türkiye’de kimsenin adını dahi  bilmediği Yavaş Şehir konsepti ile ilçenin dışarı göçü neredeyse yok derecesinde azaldı, İzmir içerisinde en sık ziyaret edilen turist trafiği ile Seferihisar sevilen ve sahiplenilen bir ilçe haline geldi. Bu sene ise Soyer, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.İki örneğe de baktığımızda liderlerin oldukları yerlerden çok dünya vatandaşı olarak oldukları yerde neler yapabileceklerine odaklandıklarını görürüz ve büyük vizyonlarla gerçekleştirilen işler yeteri kadar emek verildiğinde mutlaka oldukları sistem içerisinde bir sarsıntı, değişim, etki yaratırlar. Interface bugün tüm dünyanın örnek aldığı, İzmir ise yerel kalkınma modelleri ile ulusal planda CHP’nin model olarak önerdiği bir noktada.

 

 

İlişkisel:

Liderlerin etkilerinin, farklı ölçekteki ölçümleri hala devam ede dursun, iyi lider nasıl olunur ödevleri de kaynaklarda bunların hemen yanında bulacağınız şeylerdir.  Literatüre baktığınızda, 1950 ve 60’lı yıllarda görülen “yönlendirme”, “kontrol” gibi becerilerin sık kullanılması ile 1970’lerde durumsal liderlik modeli geliştirilmiştir. 1980’lerle birlikte ve 90’larda bir kırılma yaşanmış ve “sistemsel yaklaşım”, “amaçlı yönetim”, “katılımcı liderlik”, “dönüştüren liderlik” ve “güçlendirme” gibi başlıklar gittikçe daha fazla yer alır olmuştur. Zaman içerisinde gözlemlenen şey artık daha insancıl, sevecen, insan odaklı, insan kaynaklarını geliştirmeye yönelik liderlik tavrının daha belirgin bir katkı yaptığıdır. Bugün birçok lider görmüştür ki üretkenlik, yapılan işten tatmin ve motivasyon bir liderin en önemli sorumluluklarıdır. Bu sorumlulukları gerçekleştirmek için bir liderde olması gereken niteliklere baktığımızda da davranışsal tercihlerin öne sürüldüğünü görüyoruz. Aşağıdaki listede bir takım ekleme çıkartmalarla farklı kaynaklar farklı sayıda verseler de herkesin ortak zeminde kaldığı maddelere göz atalım;

  • İnsanları önemli hissettirin(çünkü önemliler)
  • Sahne ışığını paylaşın
  • Liderler kendi insanları için çalışırlar
  • Her neyin liderliğini aldıysanız inşayı birlikte yapın

 

Burada bahsedilen, olanı görmek ve takdir etmek, paylaşmak, hizmet etmek ve birlikte büyümek davranışlarına gelmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak isterim. Bir davranışın gerçekleşmesi için algısal, niyetsel, motivasyonel karar alma süreçlerinin gerçekleşmesi gerekir. Peki bu başkalarına nasıl davranılması gerektiğini öğrenmeden önceki sorum şu, kendinize nasıl davranıyorsunuz? Birey olarak kendi hayatınızın lider soru

mluluklarını nasıl alıyorsunuz? İşte, bu liderlik kavramının bireysel boyutudur.  Çünkü kendimize nasıl davranıyorsak başkalarına da öyle davranıyoruz! Kendi hayatımızın liderliğini ve sorumluluğunu nasıl alıyorsak, işimizin, evimizin, ofisimizin, okulumuzun sorumluluğunu da öyle alıyorsunuz.

 

Bireysel:

Liderlik sadece önde görünmek, bir grubun/işin yüzü olmak ve olması beklenildiği gibi davranmaktan çok daha fazlası demek. Sorumluluk almak, bütünü görmek o bütünde kendine düşene ve düşmeye karar verebilmek demek. Konunun ucunu buradan tutunca, bir bireyin en kıymetli yükümlülüğü kendi hayatının sorumluluğunu alabilmek ve bu oyunda nerede olduğunu keşfederken kendine büyüme alanları yaratabilmesi oluyor. Ray Anderson, Interface şirketi zaten kar ediyor iken, çevresel etkilerinin sorumluluğunu alması için hiçbir zorlama ile karşılaşmamıştı. Bireysel olarak yarattığı etkinin ölçüsü ile yüzleştiğinde etik bir sorumluluk alarak kendine yeni bir büyüme alanı yaratmayı tercih etti. Tunç Soyer, Seferihisar’ı uluslararası ölçekte bir sisteme dahil etmeye çabalamak yerine İzmir içerisinde adı bilinen bir yer yapmayı da tercih edebilirdi ama bireysel olarak kendine, kendi için de öğrenme alanı olacak bir ölçeği baz aldı. Vizyon geliştirirken görülebilen en geniş sınırlar içerisinde, hangi alanda ne iş yaptığında ve hangi noktaların sorumluluğunu alabildiğimize bakıyoruz. Yani vizyon geliştirebilmek, dünyaya dair sorumluluğunu görebilme becerisinden besleniyor.

 

Peki ya kendimize dair sorumluluklarımız? Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, kendi tepkilerinin, duygularının, sözlerinin, kararlarının ve bunların başkaları üzerindeki etkisinin sorumluluğunu da alabilmek. Kendimize bir bütün olarak bakabilirsek aldığımız sorumluluklara da bütüncül bir yaklaşım geliştirmemiz o kadar kolaylaşır.

 

Biz, üç parçadan bir bütün oluyoruz, bedenimiz, aklımız ve ruhumuz. Bu üçü hem kendimizi inşa ederken hem karar verirken hem de günlük hayatımızda tercih ettiklerimizde kendilerine has ağırlıklarını ortaya koyuyorlar. Üçü de birbirinden farklı bilgelikleri, deneyimi ve renkleri hayatımızda var ediyor. Peki, hayatımızın liderliğini alırken biz hangi karar ve davranışların hangisinden geldiğini net görebiliyor muyuz?

 

En aşina olduğumuz, Descartes’ten beri alkışlamayı bırakmadığımızdan başlayalım, aklımız.  İnsanın beyni fiziksel olarak en büyük, en ağır olmasa da, aklı onu diğer hayvanlardan başka bir noktaya getirdi. Aklımız ile diller, kültürler, medeniyetler inşa ettik. Varlık koşullarımızı farklı noktalardan farklı noktalara jenerasyonlar arası getiren sistem ve yapıları kurduk. Bilimle bilgiyi kümülatif biriktiren bir yapı kurmuş bir insanlık aklı var.  Yaratım, üretim ve iyileştirme becerisi ile aklımız gerçekten takdire şayan.

 

Öte yandan aklımızın da kusuru var, aklımız koruma ve ilerleme meraklısıdır. Bize ‘daha’ diyen ses aklımızındır. Hep geleceğe bakar, bu bakış kaygılardan beslenirse koruma güdüsüyle bizi savunmaya itebilir, bunun sonucunda da materyal dünya ve ilişkilerimizde sürekli gardını yukarda tutan biri olarak, iletişim becerilerinin en kıymetli ve temel taşı olan yargısız dinleme becerimizde feragat ederiz. Ego, en çok aklın görebildiği büyüklükten beslenir, yükseldikçe de liderlik becerilerinden birlikte inşa edebilme yetkinliğinde geliştireceğimiz tutum bizi ‘birlikte’ noktasından ‘önde’ olma noktasına getirirse, karakter olarak ödün verme riskini beraberinde getirir.

 

Bedenimiz, insan bedeni ilk oluşmaya başladığı andan itibaren kusursuz bir hafızaya sahip. Her deneyimi hatırlıyor ve bizim için en güvenli ve rahat olan yanıtı seçip bizi hep orada tutmaya çalışıyor. Tekrarları, rutinleri seviyor. Mesela egzersize ilk başladığınız zamanlarda kas ağrılarınız size “öf bunu neden yaptın?” demiyor, alışkanlıklarımızın dışındasın diyor. Devam ettiğinizde ise ne kadar ilerlediğinizi size nefes, hareketlerde büyüme ya da hareketlerin hızında değişim olarak anlatıyor.

 

Karar alırken aslında vücudumuzda 3 organımızın söz hakkı olduğu söyleniyor. Bunların ilki bağırsaklarımız, bugün ikinci beyin olarak anılan bağırsak, beynimizin seratonin (mutluluk hormonu) dahil ruh halimizi belirleyen hormonların %90’nında söz sahibi olduğu kabul ediliyor. İkincisi, kalbimiz. Kalpten beynimize giden sinirsel yollar, beynimizden kalbimize inenden daha fazla! Sonuncu tabi ki beynimiz. Beynimize dair araştırmalar gittikçe artarak devam ediyor ancak şimdiye kadar davranışlarımızın neredeyse %90’ını bilinçli olarak gerçekleştirmediğimiz söyleniyor. Yani geçmişten getirdiğimiz deneyimlerle, bedenimiz bir karara varıyor ve büyük bir çoğunluğunu otomatik olarak/ bilindik yerlerden tekrarlayarak davranışa döküyoruz.

 

Anlaşılacağı üzere, bedenimiz geçmişi canlı tutarken şimdidedir. Korunmak üzere hareket eder. Oldukça kıymetli ve hayati olan bu dürtünün mucizeleri sayesinde bugün varlığımıza devam ediyorken, beden sosyal ilişkilenmelerde ve toplum içerisinde aklın dengesine ihtiyaç duyar. Çünkü fiziksel kararlarımızı verme şeklimizle duygusal kararlarımızı verme şeklimizi her daim korursak bu yine sürekli olarak kendimizi korumada tuttuğumuz duygusal etkileşimler yaratır. Sürekli savunma halinde iken büyüme ve öğrenme alanımıza hep uzak kalmış oluyoruz.  

 

Bedenin sürekli alıştıklarını istemesi her zaman onun için doğru olmayabilir. Mesela alıştığında hep sigara ister! Ancak, ona iyi gelecek yaş alırkenki  ihtiyaçlarını kollamak için yeni alışkanlıklar geliştirmek de aklın elindedir. Fiziksel sağlık, hiç kuşkusuz sadece kaliteli bir fiziksel olgunluk kazanmaktan ya da uzun yaşamaktan çok daha fazlası. Fiziksel olarak bedenimiz sağlıklı olduğunda bu ilişkilerimizde bizi daha nötr, duygularımızda bizi daha pozitif bir yerde tutuyor bu da bir lider olarak insanlarla girdiğimiz etkileşimlerin kalitesini besliyor.

 

Peki bedenimizle daha farkında bir ilişki için nasıl iletişim kurabiliriz. Onu gerçekten dinlemeye başlayabiliriz. Neleri yediğimizde nasıl davranıyor, acaba o kronik ağrı hep aynı duygu ile mi geliyor? gibi tekrarları görmeye başlamak onun için daha doğru kararlar vermemize destek olacaktır. Bedenimizin bir diğer harika hediyesi içinde olduğumuz duygu durumuna dair bize sinyal gönderebilmesidir. Örneğin, ben heyecanlandığımda avuç içlerim terliyor ve ayaklarım üşüyor, bu bir başkası için karın ağrısı bir başkası için sırt terlemesi olarak daha net konuşuyor olabilir. Hangi duyguları bedenimizin neresinde hissettiğinizi gözlemlemek duygularımızın ismini koyabilmek adına da bize rehber olabilecek bir yol. Duygularımızın farkında olmak, ilişkisel boyutta duygusal düzlemde savunmada, saldırıda ya da rahat bir alanda olup olmadığımız tepki ve kararlarımızı etkiler. Nerede olup olmadığımızı görmenin bir yolu da bedenin tepkilerini dinliyor olmak, hangi durumlarda nereleri seçtiğine göz atıp aşinalık kazanmak olabilir.

 

Bütünün son parçasına gelelim, ruhumuz. Ruhumuzdan kastım, duygu durumumuz, psikolojik halimiz. Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim kitabında duygularımızın bir reaksiyon olduğunu söylüyor. Bir durumla karşılaşıyoruz, bu durum içerisinde bir ihtiyacımız karşılandığında pozitif, karşılanmadığında negatif duygular canlanıyor. Bu duygular çerçevesinde de harekete geçiyoruz. Biri emek verdiğimiz bir işi fark edip takdir ettiğinde gülümsüyoruz, mutlu oluyoruz; birisi bizi sevmediğini söyleyip hayatımızdan çıktığında üzülüyor, kırılıyor belki kızıyoruz. Çünkü, bağlanma, sevme ve sevilme ihtiyacımız o kişi tarafından kesilmiş oluyor. Duygularımıza isim vermek burada oldukça rahatlatıcı, böylece bu duyguyu doğuran ihtiyacı görmek için kendimize bir kapı açma şansımız oluyor.  İhtiyacımızda net olabilirsek, onu karşılamak adına farklı stratejiler geliştirmek için de kendimize bir alan yaratırız. Bu neden önemli, hayatımızın lideri olacaksak, duygularımızdan başkalarını sorumlu tutmayı bırakmak takım inşası için hayati bir yerde. Bir takım olarak birlikte büyüme niyetimiz varsa, bu ilişkilerimizde güveni temel alabilmek demek. Herkesin elinden geleni yaptığına güvenmek, herkesin kendi doğrusu çerçevesinde yaşadığını kabul etmek. Bu güven gerçekten var olsaydı, o takım arkadaşınıza bu kadar kızar ya da kırılır mıydınız? Hayır! Duygunun ismini koyduktan sonra örneğin kızgınlık, bu duygunun gelmesininin sebebi güven ihtiyacının karşılanmamasından geliyor teşhisini koyabiliriz. O zaman o kişi ile aynı takımda devam edecekseniz ilişkideki güven inşası için neler yapabileceğinize bakarak orayı inşa etmek için stratejiler geliştirmeyi denersiniz. Belki de o kişi ya da siz güvenmediğiniz insanlarla devam etmemeyi seçerek, güvenli ilişkilerin olduğu bir takım kurma stratejisine gidebilirsiniz. Çözümler çok fazla, sorunu doğru tanımlarsak!

 

 

Duygularımızın, kararlarımızın ve etkilerinin sorumluluğunu almaktan kastettiğim şey de bu. Duygularımız bir tepki, tepkisel bir yerden karar vermek yerine tam da o andaki ihtiyacı görerek bir yerden karar verebilmek, hem bizi kendimize dair hem de etrafımızdaki insanlarla olan etkileşimimize dair daha sorumlu ve barışçıl kılıyor. Verdiğimiz kararların etkilerinden de sorumlu olabilmekten de bahsetmiştim, netleştirmek isterim. Ortaya koyduğumuz ifade şekli “Buna ihtiyacım var! Neden vermiyorsun?” gibi saldırılı bir yerden çıkıyorsa burada ilişkisel boyutta etrafımızı da savunmaya, negatif hissiyatlara itmiş oluyoruz. Evet, o kişi savunmaya geçmek zorunda hissetmeden sizinle anlayış durumuna geçme tercihine sahip. Ancak, kendimizin sorumluluğunu/hayatımızın liderliğini almaktan kastım tam da bu etkileri de görebilecek bir noktadan bakmak ve bununla kararlar verebilmeye dair. Dışardan beklememek, kendi ihtiyacına yanıt olabileceğini hatırlamaya dair.

 

Özetle, hayatımızın lideri olarak kendi sorumluluğumuzu almak, aklımızın, bedenimizin ve ruhumuzun bilgeliklerinden yararlanırken tepkilerini görerek  hareket edebilmek demek. Aklımızın, bedenimizin ve ruhumuzun dengesini kurarak, üçünün de ihtiyaçlarını kollayarak yaşarken, isteklerini netleştirerek görmek ve oradan davranışsal tercihte bulunmak demek. Çünkü, kendimizin sorumluluğunu alabildiğimizde, bizimle yürümeyi seçen insanların da sorumluluklarını alabilmek için gerekli kasları geliştirmeye başlıyoruz. Kendi ihtiyaçlarımızı görmeye başladığımızda, yol arkadaşlarımızın ihtiyaçlarını görmeye başlıyoruz. Kendi adımıza bir öğrenme/ büyüme alanı yaratmak için gereklilikleri anladığımızda birlikte büyümek ve öğrenmek için gereklilikleri karşılayabiliyoruz. O yüzden, liderlik, kendi hayatımızın sorumluluğunu aldığımız yerden başlıyor.

Görseller için; mindful.org, abprojeyonetimi.com, rakipsizsohbet.com linkleri kullanılmıştır.

 

Tags, , , , , , , , , , , , , , , ,

Sosyal Girişimci Kimdir?

*Bu yazı 25 Haziran 2018’de VaktimDar.com’da yayınlanmıştır.

Sosyal girişimciler, girişimciler gibi güçlü ve sürdürülebilir iş yapıları kurmaya çalışan ancak bunu merkeze kâr amacı yerine bir sorunun çözümünü alarak yapan kişilerdir. Sosyal girişimciler, eğitim, sağlık, çevre gibi alanlarda dönüşüm ve sosyal inovasyon çalışmaları yürütürler. Hayallerini kurdukları dünya için hizmet etme motivasyonu taşıyan kişilerdir.

Sosyal girişimciler, birer lider ya da vizyon sahibi uygulayıcılardır. Büyük ölçüde, sistemik ölçekte ve sürdürülebilir sosyal değişim için farklı yaklaşımlar geliştirirler; bunlar mevcut yaklaşımların yeni bir yorumu ya da eski ve yeninin birleştirilmiş hali olabilir. Bu yüzden sosyal girişimcilerin hayalperest oldukları kadar uygulamaya dair güçlü bir tutkuya sahip oldukları da söylenebilir.

Öncelikli olarak sosyal ve çevresel değer üretimine odaklanırken, finansal olarak da değer üretimini optimize etmeye çalışırlar. Bu da çoklu alanlara dair okuma, gözlem ve takip becerisine sahip olduklarının göstergesidir.

Bir sosyal soruna, yeni bir yaklaşım, yeni bir ürün ya da hizmet geliştirmektedirler. Bilindiği üzere, yenilik ile merak duygusu arasında güçlü bir ilişki vardır. Sosyal girişimciler, merak üzerinden bilme ve yapma davranışlarını bir arada tutmaktadırlar. Merakla da beslenen risk alma güçlerini, olumlu bir değişim için kullanmaktadırlar.

Sosyal girişimcilerin, geri bildirimlere sürekli olarak yanıt vermek adına uyum becerileri çok gelişmiştir. Bu uyum becerileri değişen koşullar karşısında onları oldukça güçlü kılar.
Schwab Foundation for Social Entrepreneurship’in sosyal girişimciler için ortak özellikler listesi aşağıdaki özellikleri kapsamaktadır1:
● Sosyal ve ekonomik kalkınmaya anlamlı bir katkı sağlamak adına tüm insanların doğuştan gelen kapasitelerine dair sarsılmaz bir inanç
● Gerçekleştirmek için sürekli canlı ve çalışan bir tutku
● Sosyal bir soruna uygulanabilir ama yenilikçi bir duruş, çoğunlukla pazar prensip ve güçlerini birleştirmek için dikkafalı sayılabilecek bir inatçılık. Bu inatçılık onlara ideolojik ya da alan disiplinlerinin kısıtlamalarını ve buralardan ayrılamayan insanları zorlama gücü vermektedir.
● Etkilerini gözlemlemek ve ölçmek için bir şevk. Girişimciler, kendi organizasyonlarının çabası ve etkileşimde olduğu topluluklara dair yüksek standartlara sahiptirler. Nitel ve nicel data, düzenli geri bildirim ve gelişim için anahtar araçlarıdır.
● Sağlıklı bir sabırsızlık. Sosyal girişimciler, değişimin olması için öylece oturup bekleyemezler, onlar değişimi sağlayanlardır.

Dünya’da en sık ismi anılan sosyal girişimciler:

Bill Drayton, sadece iyi bir sosyal girişimci değil, kavramın tanımlanması ve duyulması için de oldukça emek vermiş birisidir. Ashoka’nın kurucusudur. Ashoka, dünyadaki sosyal girişimcileri bulmak ve desteklemek için kurulmuş bir yapıdır. (Türkiye’deki yapılanmasına dair web sayfalarından bilgi alabilirsiniz.) Drayton, sosyal girişimciliğe dair uzmanlığını farklı kurum ve kuruluşlara da yaymıştır, bunlar arasında Community Greens, Youth Venture, Get America Working! gibi yapılar da bulunmaktadır.

Muhammed Yunus, Grameen Bank’ın kurucusu olup sosyal girişimcilik, mikrofinans ve sosyal ekonomiler üzerine kitaplar yazmıştır. Grameen Bank, finansal bağımsızlığını kazanmaya çalışan insanlara mikro krediler sağlayan bir kuruluştur. Banka 1983’te kurulmuştur ve bu çalışmaları 2006 yılında Yunus’a Nobel ödülü kazandırmıştır.

Blake Mycoskie, popüler kültürü de kullanarak sosyal bir marka yaratmıştır. Mycoskie, 2006 yılında Arjantin’i ziyaret ettiğinde çocukların ayakkabısızlıktan birçok hastalıkla mücadele ettiklerini öğrenir. Bundan sonra da uygun fiyata mal olan ve basit tasarımı ve rahatlığıyla ilgi çeken TOMS’u tasarlar. Satılan her bir çift için de bir çocuğa ayakkabının eşini hediye eder. Şimdiye kadar bu firma milyonlarca çift ayakkabı sağlamıştır. 2011 yılından beri de gözlük çerçevesi ve güneş gözlüğü satışlarını kullanan başka bir inisiyatifle ihtiyaç sahiplerine gözlük ve göz ameliyatı destekleri vermektedir.

Scott Harrison, Liberyalı bir eğlence mekânı kurucusudur. Temiz ve erişilebilir suyun günümüzde hâlâ milyonlarca insan için mümkün olmadığını gören Harrison, bu sorunu çözmek için kendine yaptığı işten farklı bir misyon belirler. Bugün 17’den fazla ülkede bir milyondan fazla insanın temiz suya erişimini sağlamış bir sosyal girişimcidir. Oldukça başarılı ve çok hızlı büyüyen organizasyonu ile şimdiye kadar gelmiş en başarılı isimlerden biridir.

Bunker Roy, aktivist ve sosyal girişimcidir, Hintlidir. Asya ve Afrika’da binlerce insanın güneş enerjisinden yararlanabileceği teknik yapıları kurmalarını sağlamıştır. Barefoot College’ın kurucusudur. Bu okul, özellikle fakir köylerdeki kadınlara mühendislik, mimarlık ve tıp eğitimleri vermektedir. Her bir kampüs ise öğrenciler tarafından geliştirilen güneş enerjisi sistemleri ile ihtiyaçlarını karşılamaktadır. (Okulun hikâyesini Roy’un kendi TED konuşmasından da dinleyebilirsiniz.)

Bu kalbi kocaman insanların, temelde 3 ortak noktaları mevcut. İlki, topluluk ihtiyacının tespitini yapacak ve bununla kişisel bir sorumluluk taşıyacak kadar “dünya vatandaşı” olma hali. Bu kişiler verilmiş kimliklerini, kendi aldıkları kimliksel görev ve misyonlarla beslemişlerdir. İkincisi, tutkuları para ve güç arayışının ötesindedir. Odaklarında hizmet etme yaklaşımı vardır ve bu birçok şeyin önünde ve öncesinde gelmektedir. Üçüncüsü ise, para ile olan ilişkileridir. Para bir amaç değil, araçtır; o yüzden farklı kaynaklardan gelişi önemli olmakla birlikte para merkezde yer almaz. Bu üç temel özellikle de algılarını, davranışlarını ve karakterlerini farklılaştırırlar.

Sosyal girişimcilerin, ne ve nasıl yaptıkları üzerinden gelen tanımlamalar yanında özellikle “kim” oldukları üzerinde durmakta fayda var. Burcu Kümbül Güler’in Sosyal Girişimcilik kitabı2 içerisinde sosyal girişimcilerin değerleri başlığı altında yer verdiği kişisel değerlere özellikle vurgu yapmak istiyorum. Bu değerler; maneviyatçılık, sosyal sorumluluk, özgecilik, ahlaklı olmak, dürüstlük ve empati sahibi olmaktır. Maneviyatçılık, burada dini inançlardan öte bir bütünün parçası olarak hissetme ve yardım etme isteğini ifade etmektedir. Sosyal sorumluluk, sosyal girişimcilerin parçası oldukları topluluklar içerisinde güçlü bir adalet ve ahlaki sorumlulukla iyi bir vatandaş olma çabasını ifade eder. Özgecilik; fedakâr biçimde, diğerlerine faydalı olma, gönüllü olarak gerçekleştirme, bilerek yapma, yararı amaçlama ve dışarıdan gelecek bir ödül beklentisi ile yapmama halini ifade eder. Sosyal girişimcilerin ahlaklı olmaları, ahlaki bir sorumluluk taşımaları gerekir. Bu halde, insanlara saygı duyma, sempati ve empati kurabilme, akılcı ve farkında olma bunun da alışkanlık haline getirilmesi olarak özetlenir. Dürüstlük, güven verme ve inandırıcı olabilmek için oldukça önemli bir özelliktir. Dürüstlük bağlamında, sosyal misyonu ön planda tutarak yapılanları tüm paydaşlarla açıkça paylaşabilmek organizasyon boyutunda oldukça önemlidir. Empati sahibi olmak ise sosyal girişimcileri diğer girişimcilerden ayıran en önemli özellik olarak ele alınmaktadır. Kendi dışında, ihtiyaç sahibi olan insanların bakış açılarını algılayabilmek ve duygusal durumunu hayal edebilmek anlamına gelen empatinin sosyal girişimciler için motivasyonları içinde önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Sosyal girişimciler, kişisel değerlerden liderlik vasıflarını şekillendirmekte, bu değerler de organizasyonlarının hangi kültürle yapılanacağına işaret etmektedir. Kültürlerden kurumlar, kurumlardan sistemler dönüştürüleceği için sonunda sosyal bir değişim niyeti ile yola çıkılırsa sosyal girişimci çalışmaya başlayacağı ilk şeyin kendisini ‘büyütmek’ olduğunun farkında olmalıdır. Böylece kendi hayatının/tercihlerinin sorumluluğunu alabilen liderler, uzun vadede kendi değerleri ve motivasyonuyla sosyal girişimciliği amacı doğrultusunda kullanacaklardır.

1 Schwab Foundation for Social Entrepreneurship, Publications, What is Social Entrepreneur?
http://www.schwabfound.org/content/what-social-entrepreneur
2 Efil Yayınevi, Ankara, 2010.

 

Misafirken yemekte tabaklara dair mi yoksa yemeklere dair mi daha çok konuşuyorsunuz?

Sürdürülebilirlik, “yeşil” hareketler ve sosyal değişim üzerine yoğun mesaim var. Okuyorum, yazıyorum, izliyorum, araştırıyorum, dinliyorum, anlatıyorum. Bugün dünyada ilişkilenme boyutlarından biri ile ile ilgili yazmak istedim. Ekolojik yaşam tercihlerine bakarsanız ilk karşılaşacağınız öneriler tasarruf ile başlar, arkasından yeni düzenlemeleri davet eder. Bu mesaj kurgusunun insanların zihninde “kısmak” zorunda kalma halinin kıtlık psikoloji yarattığı sıklıkla şahitlik ediyorum. Bir dönem kendimi baya bir kıtlığın içinde hissedip bunu normalleştirme çalışmalarımın benim üzerinde patladığını söyleyebilirim. Bu başka bir yazı konusu olacak kadar çok hikaye barındırıyor.

 

Bu yazıda ben kişiler arası boyutta ekolojik olma yolunda nerelerde şahitlik ettimse ona dair yazmak istiyorum. Ben reklamcılık okudum, okuduğum dönem içerisinde de farklı ajanslarda bulunma şansım oldu. Temel olarak bir reklamcının işi bir ürün ya da hizmetin tüketilmesi için ona değer ve anlamlar yüklemek, bu anlamı korumak için de gerekli mesajlar dizinini muhtemel müşterilere ulaştırmak adına stratejik planlamalar yapmaktır. Mesajların içeriği estetik ve ilgi çekici olması, içinde alana dair bilirkişilerin bulunması gibi bir dolu farklı taktikle desteklenir ki akılda kalsın, ikna edici olsun, ürün ya da hizmetin gerekliliğine inandırsın. Diğer mesaj kanalları gibi reklam da kültür yaratır. Mesela size hayali bir hamburgeri yiyormuş gibi yapın desem, yapın şimdi isterseniz 🙂 sonra da size Mc Donald’s reklamında hamburger yiyenleri göstersem, aynı hareketi kullandığınızı gözlemleriz 🙂 Reklamlar sadece neyi kullanmanız, yemeniz, içmeniz gerektiğini söylemez size onu nasıl yapmanız gerektiğini de öğretir. Yani aslında davranışlarımızın kendi tercihlerimiz olduğuna inanırız ancak, bir toplumun içerisinde hangi ihtiyacımızı hangi davranışla karşılayabileceğimizi öğreniriz, onun içinde ona uygun şekilleniriz, buna da olgunlaşmak deriz (burada okuduğum mesleği kötüleme çabam yok, reklam bir iletişim aracı, bunu ne için kullandığımıza vurgu yapıyorum). Sosyal bir varlık olduğumuz için, kendimize dair tanımlamalarımızın ve tercihlerimizin hiç biri sadece ve %100 bize ait değildir. Ailemizle başlayan toplumsallaşma süreci, okul, arkadaşlar, medya, iş hayatı içerisinde canlı olarak sürekli eskilerin tekrarlanması ya da yeni davranışların denenmesi ile şekillenir.

 

Bugün sınırlı kaynakların varlığının kabulü, bu kaynakların bu kullanım sistemi içerisinde dünyadaki nüfusun ne kadarının ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağını tartışıyoruz. Neler yaparsak bu yıkımı beslemektense olumlu senaryoların parçası olacağımızı konuşuyoruz. Bu alanda da sık sık bireysel hayatımızda yapacağımız hızlı ve basit değişiklik de var, bu önerilerden birinden bahsetmek istiyorum, minimalizm. Minimalizm, özetle daha az daha çok demektir. Kavramı, tasarımda, mimaride ve daha başka yerlerde bulmanız mümkün. Ben bireysel hayatımızdaki yeri ile ilgili yazmak istiyorum. Minimalistler, hayatlarındaki materyallerle ilişkilerini en aza indirgemeye çalışıyorlar. Sahip oldukları eşyalarının günlük hayatlarında bir fonksiyonu var. Bu fonksiyon da somut bir fonksiyon. Yani, örneğin, haftada sadece bir gün gömlek giyiyorsunuz dolapta 15 farklı gömleğiniz var, her birini dönüşümlü giyseniz birini yılda 4 kere giyerseniz ve en fazla bu kadar giymiş olursunuz. Bir minimalist bu 15 gömlek sayısını 1’e indirir ve eskiyene kadar 1 gömlek kullanır. Böylece, her seferinde gömlek seçmek için zaman harcamaz, daha küçük bir dolap kullanır, daha az ütü yapar. Materyaller, sahip oldukça sizden daha fazla hizmet beklerler, minimalistler bu zaman ve enerjinin daha anlamlı şeyler için kullanmayı seçtiklerini söylüyor.

whatisminimalism_sooosimple

Medya, her bir kanalı ile sürekli bize neyi satın almamız gerektiğini söyleyip duruyor, neyin moda olduğunu, hangi saati kullanırsak bize saygı duyulacağını, hangi arabaya binersek ‘maceracı’ olacağımızı, hangi tabaktan yersek saraylarda yaşadığımızı çok tatlı, çok güzel bir dille anlatıyor. O kadar tatlı ki hayır demek çok zor. Sonuç, ihtiyacımızdan fazlasını satın alıp, ihtiyacımızdan büyük evlerde yaşıyoruz çünkü artık fiziksel ihtiyaçlarımızdan çok ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılama çabası ile tüketiliyoruz. Bu çaba onaylanmak, bir bütünün parçası görünmek, kabul edilmek, saygı duyulmak gibi ihtiyaçların insanlarla iletişimimizden önce “ilk intiba” dan başlayan etkileşimlerle doldurulacak sanıyoruz. Buradaki anlam kaymasına dikkat! Çünkü anlamlı, bizi besleyen, büyümemize izin veren ilişkiler kurmaktansa başkalarından almak istediklerimizle sınırlı bir etkileşim alanı yaratmamıza zemin hazırlayan bir yaklaşım bu.

pampas-grass-12-1

Üstünüze göstereceğiniz saygıyı saat markasıyla mı yoksa sizi dinleme kapasitesi üzerine mi ölçersiniz?

Peki sizce şehirde bir 4*4’e binen mi maceracı yoksa arabası olmadığı halde doğada keşifler için zaman yaratanlar mı?

Birinin evine gittiğinizde yemekte tabaklara dair mi yoksa içindekilere dair mi daha çok konuşuyorsunuz?

 

Bu soruların doğru ya da yanlış yanıtları yok. İleriye baktığımızda daha güvenli bir gelecek bırakmaktan bahseder sürdürülebilirlik, “çocuklara bırakılacak dünya” der. Minimalizm de sürdürülebilirliğin içinde anlam bulmaya davet ediyor. Anlamlı ise sahip olmaya, anlamlı bir hayata hizmet ediyorsa yapmaya. Yani sahip olduklarımıza (materyal de deneyim de) anlam arayıp yapıştırmaya değil.  

 

Tüm bunları çağıran, başka türlü anlatan ve gerçek yaşam hikayeleri barındıran bir de belgesel var. Zamanınız olduğunda göz atmak isterseniz 🙂 Minimalism: A Documentary About the Important Things

Başka Bir İş Yapma Şekli Mümkün Mü?

*Bu yazı 4 Haziran 2018’te Vaktim Dar portalında yayınlanmıştır. http://www.vaktimdar.com/yenieklenen/sezin-ilbasmis-dindaroglu–sosyal-girisimcilik–sosyal-girisimci– )

Neden girişimci olmak istersiniz? Daha çok para kazanmak için mi? Kendi kurallarınız içinde mi hareket etmek istiyorsunuz? Bu kadarı yetmedi, çok özel bir sorunu çözme hayali için mi? Bunların hepsi harika birer neden.
Girişimciliğin en heyecan veren yanlarından biri, sadece kendinizin belirleyeceği alanlar dahilinde size özel bir iş yapma fırsatı da veriyor olmasıdır. Bu aynı zamanda kendi kariyer sürecinizin tüm sorumluluğunu alarak kendi rotanızı belirleme şansı da sunmaktadır. Girişimciliğin bu güçlü çekiciliğini bir sorunu çözerek parçası olduğunuz dünyaya hizmet etmeniz de mümkün. Bunun adına sosyal girişimcilik deniyor.

Sosyal Girişimcilik Nedir?
Dees ve Hass (1998)1, sosyal girişimciliğin farklı kişiler için farklı anlamlar ile yüklü olduğunu savunmaktadır. Araştırmacılara göre kâr amacı gütmeyen bir örgüt olarak kurulan pek çok yapı zamanla kâr amacı güden ya da gelir yaratan örgüt şeklini almaktadır. Bazı araştırmacılar kâr amacı gütmeyen örgüt kuran herkesi sosyal girişimci olarak kabul etmektedir. Bir grup ise faaliyetlerinin içine sosyal sorumluluk aktaran her örgütü sosyal girişimci olarak kabul etmektedir. Sosyal girişimcilik kavramı için birçok farklı yaklaşımla farklı tanım önerileri olmakla birlikte Birleşik Krallık merkezli Sosyal İşletmeler Koalisyonu’nun önerdiği üç temel ortak karakteristik vardır2:

1. İşletme yönelimi: Sosyal girişimler, bir pazarda doğrudan bir ürün ya da hizmet üretmektedir.
2. Sosyal amaçlar: Bu işletmeler, açık ve net bir şekilde sosyal/çevresel sorunlara yönelik amaç belirlemektedir; yerel hizmetlere erişim, iş sahası yaratma vb. Etik değerlere bağlıdırlar ve karar alma süreçlerinde bu değerler güçlüdür. Elde ettikleri kârlar prensip gereği çözüm hedeflerini başarmak için yeniden yatırım olarak kullanılmaktadır.
3. Sosyal sahiplik: Birçok sosyal girişim yapısı sosyal sahiplik olarak karşımıza çıkmaktadır. Yönetim ve sahiplik yapılarında çok seslilik vardır, paydaşlar da karar alma sürecinde söz hakkına sahiptir. Hesap verilebilirlik adına daha geniş bir alana rapor hazırlamaktadırlar, raporlamalar sosyal etki üzerine bütünlükçü bir yaklaşımla ortaya konmaktadır.

Bu çerçeveden bakıldığında sosyal girişimler, sosyal bir amacı olan (bir sosyal sorunu azaltmak ya da en aza indirmek), sosyal değer üretmek adına özel sektörde aşina olduğumuz inovasyon, finansal disiplin ve uygulama yönetimini araç olarak kullanan işletmelerdir.

Neden İnsanlar Bunu Yapıyorlar?
Sosyal medya, kitle fonlamaları, mobil teknolojiler, maker hareketleri gibi teknolojik ilerlemeler sayesinde ürün ve hizmet üretiminde bireylerin yaratıcılıklarına daha fazla yer açılabilmektedir. Yani bunun yapılıyor olmasının ilk nedeni artık yapabiliyor olmalarıdır.
Sosyal girişimcilere dair ana gözlemlerden birisi, amaçları için derin ve güçlü tutkuları olduğudur. Kendi kariyerlerini bir amaç için riske atabilme cesaretine sahiplerdir. Bir farklılık yaratmayı önemsemektedirler. Bir diğer neden de bunu yapmak istiyor olmalarıdır.
Bir diğer sebebi ise global ölçekte de geldiğimiz sosyal dinamiklerdir. Lokalden globale birçok sosyal sorun gittikçe artarken, iyi eğitim almış, sosyal sorumluluk alan bir grubun iş bulabilmesi için sahalar da azalmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışabilecek bu grup kendi ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde hizmet etme davranışı geliştirebilmektedir.

Nasıl Çalışıyorlar?
Sosyal girişimler için amaç sosyal etkiyi olumlu yönde arttırabilmek için ikili ve hatta üçlü seviyelendirmelerle yapılandırma oluşturmaktır3:
1. Karşılıklı tazminat: Bir grup tüketici hizmet için ödemeyi yapar, buradan kazanılan gelir ile dezavantajlı grubun ihtiyaçlarından biri karşılanır.
2. Hizmet için ödeme: Dezavantajlı bir grup doğrudan hizmet ya da ürün için bir miktar öder.
3. İstihdam ve yetkinlik eğitimleri: Ana amaç çalışanlar için, yaşanabilir standartlarda maaş sağlamak, yetkinlik geliştirmek ve yararlanıcılara iş eğitimleri sunmaktır.
4. Pazar arabuluculuğu: Yararlanıcılar, ürün ve hizmeti üretirler, sosyal girişim ise bu ürün ve hizmetlerin daha geniş bir pazara ulaşmasını sağlar.
5. Pazar bağlayıcılığı: Sosyal işletme yararlanıcıların yeni pazarlara ve kaynaklara ulaşmasını kolaylaştırır.
6. Bağımsız destek: Sosyal işletmeler, yararlanıcılar ve sosyal etki yapısından ayrı bir pazar için ürün ve hizmet üretirler, buradan elde edilen kazançlar da sosyal programlar için kaynak olarak kullanılır.
7. Kooperatifler: Kâr amaçlı ya da kâr amacı olmadan da kurulabilirler, ürün ve hizmetin üreticileri yönetimde söz hakkına sahiptir, bizzat ortak olarak masada otururlar.

Biraz daha açıklayıcı olması adına dünyadan ve ülkemizden örnekler:
1. Karşılıklı tazminat: Toms Ayakkabıları, (https://www.toms.com/improving-lives) ilk kuruluşundan itibaren sosyal bir işletmedir. İlk başlanırken, her satın alınan bir çift ayakkabı için ihtiyaç sahiplerine bir çift ayakkabı ulaştırılırken gittikçe büyüyen işletme bugün ürün dışında birçok farklı hizmete de destek olmaktadır.
2. Hizmet için ödeme: İçilebilir su elde etmek birçok ülkede hâlâ oldukça önemli bir sorun. Water Health International (http://www.waterhealth.com/), su temizleme hizmetini ulaşılabilir kılarken direkt yararlanıcıdan ödemesini almaktadır. Adana’da bulunan Nöbetçi Kütüphane (www.nk.com.tr), öğrenciler için ders çalışma alanlarını arttırırken sosyalleşmelerini sağlamak adına kurulmuş bir kütüphanedir ve kullanan öğrencilerden alınan ödemelerle ayakta kalmaktadır.
3. İstihdam ve yetkinlik eğitimleri: Down Cafe (http://www.downcafe.org/), down sendromlu nüfus için yeni bir istihdam alanı yaratmak ve yetkinlik kazandırmak adına kurulmuş bir kafedir.
4. Pazar arabuluculuğu: Good for Trust (https://good4trust.org/about) Türkiye’nin iyilik markalarının daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak için kurulmuştur. Geniş bir ürün skalası ile güvenli ticaret alanını tutmak üzere çalışmaktadır.
5. Pazar bağlayıcılığı: İmece fonlama siteleri, (www.kickstarters.com, www.indiegogo.com) sosyal fayda üretmek adına yola çıkan, ürün ve hizmet geliştirme ve üretim aşamalarına destek toplamak adına hazırlanan platformlardır.
6. Bağımsız destek: Türkiye’de bunu örnekleyen iktisadi işletmeler çoğunlukla sivil toplum kuruluşlarının bünyelerinde kurulmaktadır. Örneğin, Tema (www.tema.org.tr), bünyesinde özel gün kartları ve nikâh davetiyeleri örnekleri basarak buradan gelen kaynağı Türkiye’nin ağaçlandırılması için kullanmaktadır.
7. Kooperatifler: Sosyal amaçlı kooperatifler gün geçtikçe ülkemizde de artmaya başlamıştır. Özellikle kadın ve genç istihdamını desteklemek, yerel ekonomiyi hareketlendirmek adına birçok kooperatif kurulmaktadır. Genç İşi Kooperatif (https://www.gencisi.org/), sosyal kalkınma projelerinde paydaşlık ve yürütücülük yapmaktadır.

Neden Önemli?
Sosyal girişimcilik, farklı formlarda yüzlerce yıldır var iken son dönemde çerçevesi ve kavramsallaştırılması üzerine çalışmalar yoğunlaşmaktadır. Adı bu olmadan önce de tarihte devletin ve özel sektörün karşılayamadığı ya da karşılamayı tercih etmediği ihtiyaçlar vardı. Vakıflar, dernekler vb. sivil toplum organizasyonları ellerinden geldiğince çalışıyorlardı ve hâlâ da çalışmaya devam ediyorlar. Ancak dünyada insan nüfusu ve ihtiyaçları hızla artarken sosyal, çevresel ve ekonomik krizler de beraberinde artmaya devam etmekte. Bunun doğal sonucu olarak insanların çözüm önerileri de hızla artmakta. Girişimcilik, araç olarak adaptasyon kabiliyeti yüksek ve nispeten daha hızlı sonuç getirebilecek akıllı bir çözüm önerisi olma kapasitesine sahip. Bu araca yeni bir şekil vermek, yani mevcut yapılanmanın paraya yönelik değil de iyiye yönelik yeniden form kazanması, durum ve koşullar itibari ile oldukça umut dolu bir geleceğe işaret etmektedir. Bize, kendilerine ve dünyaya daha sorumlu davranabilen sosyal girişimciler, sahip oldukları yetkinlikleri paylaşırken daha bütünlükçü bakabilecek liderlerin ve “mümkün”lü geleceğin habercileridirler.

1. Dees, J. G., ve Hass, M. P. (1998). The meaning of “Social Entrepreneurship”. Kansas, MO: The Kauffman Center for Entrepreneurial.
2. Sosyal İşletmeler Koalisyonu, www.socialenterprise.org.uk, “Social Enterprise Definitions”
3. The Sedge, Lunch&Grow an Impactful Social Enterprise, www.thesedge.org, 22 Awesome Social Enterprise Business Ideas

 

Tags, ,

Pisa skoru, eğitim ve sepetimdekilerin birazı

3 yılda bir yapılan Pisa’da Türkiye’nin geçtiğimiz aylarda gerilediği bir ortalaması olduğu haberlerde yeterince yer buldu sanırım. Türkiye’de eğitimin “sorun” olduğu kadar “şart” olması da kendimi bildim bileli tekrarlanan klişelere dönüştü. Benimse sepetimde eğitimde gerçekten devrim niteliği taşıyacak bir umut parçası var. Hatta belki bir devrimin hikayesi de…

 

Anne ve babamın öğretmen emeklisi olmalarından öte, eğitimci bir ailenin parçası olduğumu hep keyifle söylerim. Amcalarım, eşleri, halamın çocukları ve ailenin neredeyse tamamı öğretmendir. İlkokul ve ortaokul dönemlerimde bana yük oluyordu biraz bu iş. Bir türlü öğrenmeyi öğrenemediğimden ezberleri tekrarlayarak geldim liseye, sonra lisede uzun süreli hafızamın yazarak çalıştığımda aktive olduğunu fark ettim. Yine öğrenmeyi tam öğrendim sayılmaz bu, kendime dair bir keşif işte. Düşe kalka lisans, yüksek lisans bitti. Bugün doktora tezimi bir eğitimciyi keşfetmek için  yazıyorum, Paulo Freire. Doktoraya geldiğimdeyse kendi öğrenme dinamiklerimi, keşif hallerimi ve soru sormaları ancak yeni öğreniyorum. Ve ancak bugün diyebiliyorum ki, öğrenebiliyorum. Ne yazık ki, bu süreçte okuldaki öğretmenlerimin katkısı oldu da diyemeyeceğim. Çok meraklı olduğumdan sosyal girişimcilikten, topluluk oluşturmaya sonra hiç eğitim almadığım çevre sorunlarına dair öğrenme çabalarımın sonunda ben öğrenmeyi öğreniyorken ne kadar keyif aldığımı fark ettim.  Bu da beni, birbirinden farklı alanlarla çalışsam da eninde sonunda yine bir “eğitmen ya da bazen kolaylaştırıcı” yaptı yani kürkçü dükkanı bana eğitim oldu.

 

Kendimi denediğim yollardan biri iletişim alanı idi, reklam ve halkla ilişkiler hala okuyorum. Kitle İletişim Tarihine dair okumalar yaptığınızda siz de göreceksiniz ki gelen her teknoloji, radyo, kaset, vhs kayıtlar, tv, bugün de bilgisayar her zaman “eğitim açığını kapatacak bir araç olarak”, “eğitimde devrim niteliği taşıyan…. teknoloji” üçüncü dünya ülkelerine hep sunulmuştur. Temel varsayım şudur, bir ülke kalkınamıyorsa bunun sebebi “bilmiyor olması”dır. Dolayısıyla bilgiyi yüklerseniz [neden? beyin bedava! ayrıca iyi bir bilgisayar ya bir yüklemede hemen yazılımı çalıştırır(!)] insanlar aldıkları bilgi ile “doğru ve gerekli” davranışları sergilerler. Bu temel varsayım üzerinden bakıldığında geliştirilen Rogers’ın Yeniliklerin Yayılımı’nın bu kadar yoğun tercih edilmesi normaldir. Buradan, adaptasyon süreçlerine göre ayrılan insanların teknolojiyi kullanım derecelerine göre kategorizayonlayıp bu çerçevede yeni teknolojilerin kullanımını yaygınlaştırmak mükemmel bir çözüm. Neden? Teknoloji kullanımı yayılırsa, bilgi yayılır, bilgi yayılırsa kalkınırız!

 

Bugünün dünyasına bakın, bu model yoğun olarak Latin Amerika ve Orta Doğu’da kullanıldı, sonuç = Pisa Skorları konuşsun. Bu kadar bilim insanı yanılmış olabilir mi? Ya da nerede yanılmış olabilir? ve iletişim tarihinin benim öğrenmeyi öğrenmem ve eğitimle bağlantısı ne?

 

Freire durumu şöyle açıklıyor, ilerleme toplumsal olarak olacaksa bunun çözümü eğitimdir. Ancak, eğitim bildiğimiz şekli ile yani öğrencilere bilgilerin depolanması (bankacı eğitim modeli) olarak değil de bireylerin diyalektik bir çerçeve geliştirebilecekleri, duruma dair soru sorabilecekleri bir alt yapı sağlarsa çözüm olur. Bu durumda, birey, kendi içinde olduğu durumu nesne olarak ortaya koyup gerekli soruları sorarsa bu durumu iyileştirecek çözümleri de üretmeye başlar.

 

Bunun nasıl yapılacağına dair yanıtı ise anahtarlardan biri roller üzerinedir, öğretmenin öğretmen-öğrenci, öğrencinin öğrenci-öğretmen olması gerektiğini söyler. Burada, yıllardır duyduğunuz öğretmenlerden “ben de sizden öğreniyorum”dan bahsetmiyor. Burada, öğretmenin işinin zaten zeminde olan çözüm bilgisini ortaya çıkaracak ortamı hazırlayan bugünkü ifade ile kolaylaştırıcı olması gerektiğinden bahsediyor. Ortada bir sorun varsa, çözüm o sorunu yaşayan insandadır, olan durumu analiz ettirirseniz onun sahip olduğu tecrübe ve bilgiden çözüm gelecektir, bu da ilerlemeyi getirecektir diyen Freire’nin ayrıldığı nokta çok temel bir varsayım gördüğünüz gibi. Bilgi, birilerinin elinde bir mülk olup birilerinin istediğinde verdiği bir şey değildir. Ve hatta teknoloji ile bir bağı yoktur.

 

Freire’nin haklılığını yüzyıllardır değişmeyen sınıf düzeni de açıklar. O kadar teknoloji gelip geçmesine ve yenileri gelmesine rağmen hala okullar ve sınıflar var. Neden? İşte burası bilim adamlarının geç fark ettikleri ya da es geçmeyi seçtikleri yer. Çünkü, öğrenme süreci bir bireyin beyninin içinde gerçekleşir ve bu gerçekleşirken en önemli yardımcı etkileşimdir. İnsan, sosyal bir varlıktır ve öğrenmek için de birbirine ihtiyaç duyar, birbirimizle ne kadar iletişim halinde isek o kadar öğreniriz. Kaset ve ses kayıtları ile dil öğrenmeye çalışanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Yabancı dilde ancak birisi ile konuşmaya başlayınca konuşabilmeye başlarız. Bu şu demek oluyor, bugün online eğitim platformlarına kadar gelen eğitim olanakları hangi teknolojiyi kullanırsa kullansınlar mutlaka bir “öğretmen”e kanlı canlı yaşayan birine ihtiyaç var ve beynimiz öteki türlü evrilene kadar da ihtiyaç olacak. Bu, teknolojiyi tam olarak reddetmek anlamına gelmiyor, teknolojik araçlar destekleyici öğe olarak programlarda yer alması da işe yaramakta.

 

Öte yandan, öğrendiğimiz bir şeyi uzun süreli hafızaya atmanın en iyi yolu, hem sağ hem sol beyin arasında bağ kurdurmak olduğunu bugün biliyorum (ilk fark ettiğim zaman böyle ifade etmemiştim tabi ki). Birileri ile yan yana oyun oynarken öğrenme bu yüzden vazgeçilemiyor. Üstelik bu öğrenme yolunun yaşla bir ilgisi de yok. Bugün 50 yaş üstü insanlara da öğretmenin en iyi yolu “deneyimletmek” yani “oynatmak”. Kendimde bunun nasıl çalıştığını gerçekten öğrenmeye başlamam topluluk oluşturma çalışmalarına başladığım zaman oldu. Oralarda yaptığım “keşif”ler benden önce de yapılmıştı hatta sayfalarca kitaplarda da okumuşluğum vardı; ancak bir tane “oyuncuk” ile deneyimlediğim keşfin derinliği ve öğrenmem sonundaki ifadelerime yansımasının bendeki sonucu gerçek bir bakış açısı değişimi oldu.

 

Onca şey anlattın Sezin, ben heyecanlandım da hayal edemiyorum diyenler için şöyle öğretmen örnekleri vermek isterim; Chris Ulmer, nezaket ve takdir vermeyi kendisi yaparak öğretirken ya da  Barry White JR’ın öğrencileri ile arasında bağ kurması için her sabah hepsiyle özel olarak selamlaşırken.

 

Bugün başka türlü inanıyorum ki, evet eğitim şart ve evet ilerleme eğitim ile olacak ve Freire’ye katılarak ekliyorum, eğer eğitimde bir ilerleme olacaksa bunu politikacılar yapmayacaklar. Bu köklü değişimi “eğitimci”lerin kendileri, kendilerini değiştirerek ve kendi değişimlerini yaptıkları işlere götürerek yapacaklar. Eğitimci bir ailenin öğrenmeyi öğrenmek için doktora yapması ve onca farklı alanda çalışma yaptıktan sonra kendi öğrenme sürecinin keşfi ile birilerinin haklılığını hatırlamasıyla söylüyorum.

 

Kendi devrimimi yaparken bunu paylaşmak için öğretmenken öğretmenin keyfine varamayıp ayrılan bir arkadaşımla bir yola çıktık, Esra ile eğitimcilerin kendi yaratıcılıkları ile keşfe çıkacakları ve hazırladıkları programlarda kullanabilecekleri oyunları aktaracağımız bir program hazırladık, Yaratıcı Öğretmen. Heybemizde olan öğrenme, yüzleşme, aktarma hikayelerini oynayarak nasıl çıkartırız ve paylaşırız deneyimlerini koyduk sepete, düştük yola. Hikayeleri, literatürü ve keyfiyle geliyoruz. Gönülden inanıyorum ki bizimle “şart” olan eğitimi “dönüştürmeye” niyet etmiş güzel gönüllerle buluşacağız  ve eğer bir şeyler değişecekse bu kendini değiştirme cesareti olanlarla gerçekleşecek…

 

Not: Freire’nin hayatında işlerine yansımış gerçekliği keşfetmenizi öneririm. Freire’ye dair okumalar yapmak isterseniz, Türkçe’ye çevrilmiş Ezilenlerin Pedagojisi, Okuryazarlık: Sözcükleri ve Dünyayı Okuma, Yüreğin Pedagojisi gibi başka bir çok kitabı da mevcut. Özet bilgi almak isterseniz Serap Ayhan’ın Paulo Freire: Yaşamı, eğitim felsefesi ve uygulaması üzerine ‘de adlı makalesine göz atabilirsiniz.

Ayrıca, Kalkınma için İletişim üzerine de okumak isterseniz Jan Servaes, hem baskın paradigma hem de Freire başta olmak üzere katılımcı süreçlere dair bir çok yayına sahip.

 

Yaratıcı İfade ve Öğrenme mi?

Neden mi sanat?

Çünkü sanat çekici,

çünkü sanat eğlenceli,

çünkü sanat özgürlüğün bir ifadesi,

çünkü sanat gerçek ve hepimiz sanatla gerçeğiz.

 

Eğitimlerinizi -verdiğiniz ya da aldığınız- sanatsal araçlarla harmanlarsanız ne olur?

Sanat kendi içinde bir çok farklı sihir barındırır. Keyif, eğlence, kahkaha ve daha bir çok duyguyu taşır ve bu duyguların paylaşımı empatiyi geliştirir.

 

Yaratıcı riskler alacak olanaklar bulmak ve yaratıcı riskler almak, doğru ve yanlış arasında başka yerlerde olmayı da öğretir böylece eneme alanına gelme ve öğrenmeye dair teşebbüsler kolaylaşır. Sanatla öğrenmek kişinin kendine güvenini arttırır. Yaratıcı risk alarak, bunun karşılığında “görülmek” ve takdir edilmek, doğru ya da yanlış olmaktan çok daha önemli olarak deneyimlenir. Bu da kişinin kendine güven inşasına önemli bir destek sağlar.

 

Güven inşası başlama noktasından itibaren tüm süreç bir çok farklı anahtar detayı içerir, bunlar, görülme, duyulma, duyguların paylaşımı, kabul edilme ve takdir edilmedir. Bunların hepsi bir araya geldiğinde, grup içinde bireyler arasında bağların sağlanmasına da hizmet ederler. Bu sayede duvarların yıkılması ve onlar yerine köprülerin inşası çok daha rahat bir zeminde oluşur.

 

Bu macerayı, tek bir bireyin grup içerisindeki ifadesinden başlayıp elinizde kocaman bir topluluk olarak bitirmenizi sanat sağlar.

 

Bunca şey çok soyut gelmiş olabilir ancak biraz daha somutlaştırmak adına Ron Clark’ın hikayesine bakabiliriz; öğretmenin öğrencilerle arasındaki onca bariyeri, kurallar koyarak ya da kural olarak “biz bir aileyiz” diyerek yıkamadığı ancak tarih dersini bir rap şarkısı olarak verdiğinde sınıfın duygu durumu, katılım ve öğrenme üzerinde önemli katkılarını görmek dahi mümkün. İzlemek isterseniz filmin tamamı;

https://www.youtube.com/watch?v=xVsld1Wls10

 

Kaynaklar:

Catch the Fire, Taylor&Murphy, NSP Publisher

Yaratıcı ifade ve çocuklar üzerinde ve sağlıkları üzerinde bir çok araştırmaya da ulaşmak mümkün, bir kısmı;

  • Evaluation of a classroom program of creative expression workshops for refugee and immigrant children, Journal of Child Psychology and Psychiatry 46:2 (2005), pp 180–185
  • Effects of a Creative Expression Intervention on Emotions, Communication, and Quality of Life in Persons with Dementia, Nurs Res. 2010 ; 59(6): 417–425. doi:10.1097/NNR.0b013e3181faff52.
  • Integration of Creative Expression into Community Based Participatory Research and Health Promotion with Native Americans, Fam Community Health. 2010 ; 33(3): 186–192. doi:10.1097/FCH.0b013e3181e4bbc6.

[The Ron Clark Academy ile ilgili okumak isterseniz]

Ayrıca izleme önerisi bir başka eğitimcinin hikayesi the Marva Collins Story, 80’ler döneminde yapımı olan bir öğretmen hikayesi.

 

Tags, , , , , ,

Doğaya yardım edebilmek için seçebileceğiniz 50 yol

Biliyorum gündeminizde pek yok ama bu uzun yazıya bir kısa göz atın bence.

Her gittiğimiz yerde aslında çevreyi korumanın çok zor ve kökten değişimler yerine atılacak küçük adımların uzun sürede kümülatif ve değerli bir destek sağlayabileceğini anlatmaya çalışıyoruz.  Son dönemde “Hep kurumlara, ofislere mi çalışıyorsun Sezin biz neler yapalım?” diye soran arkadaşlar için öncelikle kolay olduğu fikrini ekin zihninize, arkasından buradan devam edebilirsiniz.

Kendi yaptıklarım ve elde olan tavsiyelerden toparladıklarım arasından öneriler;

  1. Evde eski ampüllerinizi enerji tasarruflu ampüllerle değiştirin, farklı renklileri de var artık, eğer okuma ya da tv izlerken rahatsız oluyorum diyorsanız, bu aktiviteler dışındaki odalara yerleştirin
  2. Yatmadan bilgisayarlarınızı kapatın, uyku modu bilgisayarınızın modeline göre saatte 40 watt’a kadar tasarruf edebilirsiniz. Eğer açılmasını beklemek istemiyorsanız da ayarlarından saatini kurup geldiğinizde açık bulmanız mümkün.
  3. Çalkalama ayarı, bulaşık makinanızda extra durulama ayarını kapatın bu ortalama 20 galon kadar su tasarrufu sağlayacaktır.
  4. Fırını önceden ısıtmayın, eğer ekmek ya da hamur işi yapmıyorsanız yemek yaparken fırını önceden ısıtmanıza gerek yok, ayrıca pişerken her seferinde kapağı açıp kontrol etmek yerine camdan takip etmeyi alışkanlık haline getirin.
  5. Camları geri dönüştürün, camları geri dönüştürmek hava kirliliğinin %20 su kirliliğinin de %50 azalmasında destek olmaktır. Üretim aşamasında ekolojik ayak izi yüksektir ayrıca, geri dönüşümü yapılamayan bir camın toprakta kaybolması milyon yılı bulabilmekte. Ayrıca, geri dönüştürülen 1 ton cam, sıfırdan cam üretiminde gerekecek olan 9 galonluk fuel oil tasarrufu da demektir.
  6. Çocuk bezi kullanırken dikkat edin, anneler, artık çok rahat ve zahmetsiz olduğu için çocuk bezi kullanmaktan vazgeçmesini istemem çok zor, ancak geri dönüşümü olamayan bu ürünlerin tüketiminde gerçekten dikkatli ve vicdanlı davranmalarını hatırlatmak isterim. Örneğin, ABD’de bir bebeğin yıllık 5000-8000 arasında kirli bezi atılıyor!
  7. Kurutma makinesi tercih etmeyin, özellikle bu sene tüm Balkanlar ve Türkiye oldukça kuru bir kış geçirdi, her şey bir yana Türkiye en az 300 gün güneşli gün sayısı var, çamaşırlarınızı ipte hava ile kurutun. Ciddi bir elektrik tasarrufuna gidebilirsiniz.
  8. Haftada 1 gün vejeteryan beslenin, herkesin vejeteryan ya da vegan bir hayat seçmesinin mümkün olmadığının farkındayım. Ancak tüketiminizi azaltabilirsiniz, hayvan hakları vs gibi değer temelli bir tavır yerine size biraz rakam vereyim;  yarım kg etin üretiminde toplamda 2500 galon (660,5 lt) su tüketilir, ayrıca büyükbaş çiftlikleri kurulsun diye önemli oranda ormanlar da kesilmektedir. Haftada 1 gün vejeterjan beslenerek hem su ayakizinizi küçültebilir hem de ağaç koruyabilirsiniz.
  9. Soğuk ya da ılık derecelerde çamaşır yıkayın, çamaşır makinaları suyu şofbenler gibi depolayıp ısıtmaz, dolayısı ile aldığı suyu hızlı bir şekilde ısıtmak için ciddi anlamda elektrik harcarlar. Yıkamadan önce çok lekeli bir parça varsa biraz sabunla lekeyi hafifletip ılık derecede yıkayabilirsiniz. Hem çamaşırlarınız da daha az yıpranır hem de ayakiziniz küçülür.
  10. Kağıt havlu daha az kullanın, kağıt havluların kullanımının kolaylığı daha çok tüketime itmekte, yarısı ile temizleyebileceğiniz bir alanı bile tam bir parçayı yırtmak çok kolay olduğu için hemen yırtıp temizleyip atabiliyoruz. Bu da ciddi anlamda kağıt tüketimine dönüşebiliyor.
  11. Kağıtlarınızın ya da defterlerinizin sayfalarının iki yüzünü de kullanın, kağıt tüketiminin kontrolsüzlüğü gerçekten Türkiye’de korkulacak rakamlara sahip, geri dönüşümlü kağıt üretimimiz dahi belli kalitenin altında kalması (saman kağıt dışında baskı yapılabilecek bir kağıt üretilmemekte) bile kağıt tüketirken iki kere belki üç kere kullanmak için yeterli bir neden olmalı.
  12. Gazetelerinizi geri dönüştürün, geri dönüşüm yapmayı belli aralıklarla rutininize oturtabilirsiniz, size en yakın geri dönüşüm kutusunun yerini bilin ve kontrol edebildiğiniz kadarı ile gazetelerinizi geri dönüştürün. Ayrıca internette biraz vakit harcayarak alternatif gazete kullanımını neye dönüştürebileceğinize dair oldukça fikir bulabilirsiniz, belki de sadece okunacak bir şey değildir 😉
  13. Hediye paketlerini tekrar kullanın, hediye paketi olarak kullanılan kağıtların ayak izleri oldukça yüksektir. Ayrıca, oldukça da sağlam olmakla birlikte güzel desenleri vardır, evinizde raf kaplamaktan tutun da daha bir çok farklı fikir üretebilirsiniz. Yaratıcılığınızı kullanın ve hayatınıza renk katma fırsatı olarak görün. (kendin yap hareketini internetten takip ederseniz oldukça kullanışlı ve keyifli fikirler bulabilirsiniz.)
  14. 14. Şişelenmiş su tüketirken tekrar düşünün, pet şişede alınan suların ekolojik ayak izleri oldukça yüksektir, öte yandan pet şişelerin tekrar kullanılmasının ne kadar sağlıksız olabileceğine dair bir çok araştırma bulabilirsiniz. İlla almak zorunda iseniz tekrar kullanılabilecek bir pet şişe alabilirsiniz. Ayrıca plastik damacanalardan vazgeçerek cam damacanaya geçmiş olmak daha steril bir su sağlayabilir ancak ekolojik ayak izinizi düşürmeyecektir. O yüzden, eğer musluk suyunuz içilmeyecek kalitede ise su arıtıcı kullanarak yanınızda kendi su şişenizi taşımanızı öneririm.
  15. Banyo sürenizi kısaltın, uzun uzun banyo yapmak ya da küvet kullanmak yerine duş alın ve ihtiyacınız olmadığı halde suyu sürekli açık bırakmayın. Sadece su tüketimizi değil aynı zamanda su ısıtmak için kullanacağınız elektrikten de tasarruf etmiş olursunuz.
  16. Dişinizi fırçalarken musluğu kullanmadığınızda kapatın. Kimbilir kaç kere duydunuz ama siz de 1 senenin sonunda yaptığınız su tasarrufuna şaşırabilirsiniz.
  17. Evde meyve-sebze yetiştirin, apartmanda yaşıyorsanız bile saksıda yetiştirdiğiniz biberi kahvaltıda atıştırmanın keyfi hiç bir şeyde olmaz, evde büyük ağaç dikemezsiniz ancak örneğin limon ağacından ürün alabilirsiniz, hem de tüm odanızın oda parfümü kullanmasına da gerek kalmaz.
  18. Evde kullandığınız deterjanlara dikkat edin, evinizde temizlik için kullandığınız deterjanlar sterilizasyon sağlarken acaba sizden neler alıyorlar? Kullandığınız deterjanların bio çözünürlük özelliği olup olmadığına kontrol edin eğer ilgilenirseniz doğal maddelerden kendi deterjanlarınızı üretebilirsiniz. (İnternetten bir çok tarifi kullanıcı yorumları ile bulabilirsiniz.)
  19. Bir ağaç dikin, eğer bağınız bahçeniz yoksa da her sene kenara koyduğunuz bozuk paraları doğru derneklere ulaştırarak bir ağaç dikilmesini de sağlayabilirsiniz.
  20. Haftada 1 gün toplu taşım kullanın, arabanızı her gün kullanmak zorunda değilsiniz, haftada bir gün 15-20 dk erken çıkarak toplu taşımla işinize gidin. Karbon ayak izinizi küçültmekle kalmaz, maddi olarak da hem petrol hem de otopark ücretinden kar etmiş olursunuz.
  21. İkinci el kullanmaktan korkmayın, ikinci el oldukça temiz ürünler bulabilirsiniz, az kullanılan, yeniden tasarlanan, belki de sadece size özel bir ürün kullanma şansını da yakalamış olursunuz. Mobilyadan kıyafete, kitaptan aksesuarlara bir çok seçeneğe ulaşabilirsiniz.
  22. Yerelden tüketin, yerel işletmeleri ve yerel ürünleri tercih etmek hem fiyat olarak daha uygun olacak hem ekolojik ayakizini düşürecek hem de kendi mahallenizle etkileşimizi arttıracak ve komşuluk kültürünü canlı tutacaktır.
  23. Termostatınızın derecesine dikkat edin, evinizde kombiniz, klimanız ya da  şofbeninizin derecelerini daha makul derecelerde tutun, kışın evde şortla gezmek ve o kadar sıcak ortamdan kalın giyinip sokağa çıkmak ya da yazın 15derecelik evinizden 25-30 derecelik bir havaya çıkmak sağlığınız için de iyi bir tercih olmamakla birlikte, bir derecelik oynamalar enerji tüketiminizde %10’luk bir etki yapmakta.
  24. Kendi kupanızı kullanın, her sabah çay ya da kahve almadan duramıyor musunuz? Ofiste sürekli bir şeyler içme ihtiyacı mı duyuyorsunuz? Kendi kupanızı kullanın, kağıt bardak tüketiminizi azaltmak ekolojik ayakizinizi oldukça düşürecektir.
  25. Getir götür işlerinizi yığın, sık sık araba kullanmak zorunda olduğunuz işleri haftada bir güne ya da bir yarım güne sıkıştırın ve fazladan yol yapmak yerine birbirini kesişen ya da paralel olan yollar üzerinden daha kısa sürede ve daha az yol yaparak işlerinizi bitirin.
  26. 26. Kullanmadığınız ışıkları kapatın, dakikalar için bile odayı terk edecek olsanız dahi ışıkları kapatın. Sadece enerji tasarrufunu değil aynı zamanda ampülün ısı dengesi için gerekli elektrikten de tasarruf sağlarsınız.
  27. Çimenler, çimenler!  Çimen bakmak oldukça zor bir iştir, çok su isterler, bahçenizde bazı alanlara çimen yerine farklı şeyler yetiştirin, ayrıca çimenleriniz sizin için çok önemli ise sulama işini, sabah toprak nemini kaybetmeden yapmayı tercih edin böylece daha az su vererek ihtiyaçlarını karşılamış olacaksınız.

28.Pikniklerinizi çevre dostu organize edin, havalar ısınıyor, en sevdiğimiz haftasonu aktivitesi piknik değil mi? Her seferinde tek kullanımlık gereçler almak yerine kendinize küçük bir piknik sepeti hazırlayın. Küçük bir kaç saklama kabı ve termos sırt çantanızda da taşıyabileceğiniz bir piknik sepeti olabilir.

  1. Eski cep telefonlarınızı geri dönüştürün, geçen sene yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de cep telefonu değiştirme sıklığı 8 aya düştü, her seferinde yeni bir telefon almak demek, geride ciddi bir çöplük bırakmak demek. Hem kimyasal hem elektronik çöp olarak da doğaya ciddi bir etkisi var. Cep telefonlarınızı geri dönüştürün.
  2. Kullandığınız gereçlere bakım yapın, kullandığınız bir çok şeyi bozulduğunda atıp yenisini almak yerine, belli aralıklarla bakımını yaparsanız ömürlerini uzatırsınız, ayrıca tamir edilip tekrar kullanılabilecekse hemen çöpe atmamayı tercih edin.
  3. Dolap askılarınızı geri dönüştürün, kıyafet askılarının temel materyallerinden birisi demirdir, bu da geri dönüşüm yapan fabrikalarca kabul edilmez; o yüzden kırılsalar bile alternatif bir kullanım alanı da üretemiyorsanız, tamir etmeyi deneyin ya da sağlamlarken değiştirmek isterseniz de size yakın bir terzi ya da kuru temizlemeci bu desteğinizi kabul edebilir belki.
  4. Alüminyum kap ve folyolarınızı geri dönüştürün,  20 tane aliminyum kabı dönüştürdüğünüzde birinin üretimi için ihtiyaç duyulan enerjiye eş değer bir tasarruf sağladığınızı söylemiş olayım.
  5. Evden çalışmayı deneyin, biliyorum patronları bu tür durumlara ikna etmek oldukça zordur, iş yapsanız da yapmasanız da ofiste görünmeyi terfi almak için kullananlara dahi şahit olmuşsunuzdur, ancak haftada 1 ya da 2 gün eğer evinizden de yönetebileceğiniz bir işiniz varsa ve iş yerinizi ikna edebiliyorsanız, bu hem cebinize benzin ya da yol masrafı tasarrufu yaptırır hem de karbon ayak izinizi küçültür.
  6. Pencerelerinizi ve şömine kapağınızı kapalı tutun, eğer pencereleriniz hava alıyorsa ve yeterli izolasyonu sağlayamıyorsa bu size ciddi bir yakıt gideri olarak geri döner, ihtiyacınızdan fazla kaynak kullanmış olursunuz, bir de evinizde şömine varsa kullanmadığınızda kapağını kapatın, 1 metrelik bir pencerenin yapacağı ısı kaçağına eş bir ısı kaybını önlemiş olursunuz.
  7. Reklam postalarını durdurun, hem bilgisayarınıza gelenlerden hem de evinize gelen broşürlerden kurtulmaya bakın, o mailleri temizlemek için harcanan enerjiyi rakamsal boyuta bir toplulukta hesapladığınızda yapılan enerji kaybı (ki okumadan kaç tane sildiğinizi hesaplayın) ayrıca bırakılan ve bakılmadan çöpe giden broşürlerin ayakizleri gerçekten sizden de doğadan da fazlasını almakta.
  8. Çakmak yerine kibrit kullanın, çakmaklar plastikten yapılırlar içlerine de bütan yakıtı konur ki bunların ikisi de petrol ürünleridir! Çakmakların çoğu da geri dönüşümü yapılamayacak niteliktedir. Kibrit kutuları da kibritler de geri dönüştürülebilir, doğada kaybolabilir niteliktedir. Hem de endüstriyel ormanlardan üretilirler.
  9. Elektronik ortamda okumayı öğrenin, nasılı ya da çıktı alarak okuma alışkanlığınızı azaltmaya çalışın. online olarak sürekli takibinizi canlı tutacak bir çok telefon uygulaması dahi mevcut, kağıt tüketimini azaltmaya çalışın. Eğer illa basılı olarak dergi ya da kitap alıyorsanız da lütfen azaltmak istediğinizde geri dönüşümüne dikkat edin.
  10. Bağışlayın, evdeki eşyalarınızı kaldırıp çöpe atmadan önce bir çok paylaşım sitesinden başkalarına bağışlayabilirsiniz, kırık kitaplığınızı belki bir başkası alıp onararak kullanmaktan mutlu olacaktır. Bu da çöp üretiminizi azaltacaktır.
  11. Arabanızı yıkarken dikkat edin,  otomatik araba yıkama sistemleri insan eliyle yıkanan araba yıkmadan daha düşük bir su ayak izine sahip, yakınınızda böyle bir yer mevcut değilse, arabanızı temizlerken kendinize su limiti koyun ya da silerek temizlemeyi tercih edebilirsiniz.
  12. Poşet kullanmayı bırakın, plastik poşetler neredeyse bin yıl “çevre dostu” plastik poşetler 100 yıl kadar çözünmeyecektir. Pazara ya da markete giderken kendi çantanızı, bez çantalarınızı hep katlayarak çantanızda tutarak alışkanlık haline getirebilirsiniz.
  13. Yazılımları indirerek kullanın, extra cd ya da farklı bir araçla depolama aracına ihtiyaç duyan yazılımları satın almamaya çalışın. Artık hızla değişen teknoloji ile depolama sistemlerimizi bile cloud teknolojisi üzerinden kullanıma geçerken bu tür eski moda alışkanlıkları bir kenara bırakın.
  14. Ulaşım araçları biletlerinizi online kullanın, online biletler almayı ve çıktı almak yerine telefonunuza barkod isteyin ve kağıt çıktılar kullanmayın.
  15. Kayıt yapan telefonları tercih etmeyin, bu tür telefonlardaki telesekreter servisleri 24 saat enerji kullanan araçlardır, cep telefonları bu kadar yaygınlaşmışken bu tür enerji tüketimi çok olan araçları hayatınızdan çıkartın.
  16. Mutfak robotlarına gerçekten ne kadar ihtiyacınız olduğuna iyi dikkat edin, örneğin alacağınız kahve makinasının özellikleri ne kadar olmalı? Karıştırma işlemi yapan kahve makinaları sadece hazırlayan kahve makinalarından 4 kat daha fazla elektrik tüketmekte. Şeker ve kremanızı kupaya önceden koyup üzerine kahve döktüğünüzde daha iyi karıştığını görebilirsiniz. Daha bir çok mutfak robotunun yaptığı extra işlemler için elektrik harcamaktansa siz de halledebileceğinizi görebilirsiniz.
  17. Plastik tüketiminize dikkat edin, örneğin plastik saplı kulak temizleyicisi kullanmak yerine, kağıt bazlı saplıları olanları tercih edebilirsiniz. ABD’de bu değişimi kullanıcıların %10’u yapsa 150,000galon su tasarrufu yapılabileceğinin kaydı tutulmuş.
  18. Faturalarınızı online ödeyin, hem siz gittiğinizde ödeme için yapacağınız zaman ve belki de benzin giderinden kurtulabilirsiniz hem de daha az kağıt kullanarak yine uzun vadede ciddi bir ayak izinizde küçülme sağlayabilirsiniz. ,
  19. Bankacılık işlemlerinizi online yapın, yine faturalarınızda olduğu gibi online yaptığınız işlemlerde önemli bir tasarrufa gidebilirsiniz.
  20. Şarj edilebilir pil kullanın, piller bittikten sonra ciddi bir kimyasal çöp olarak özel olarak toplanması gerekmekte, ömrü biten pillerinizi mutlaka pil çöp kutularına ulaştırın ve daha uzun kullanabilmek ve daha az kimyasal tüketmek için şarj edilebilir pil kullanın.
  21. Apartmanınızda hareket yaratın, mesela yenilenebilir enerjiyi ne kadar kullanabiliyorsanız kullanın, eğer apartmanınızda komşularınızı ikna edebilirseniz güneş enerjisine geçiş ile ilgili bizde de oldukça kullanışlı teşvikler bulabilirsiniz, bu zor geldi ise atık su yönetimine dair küçük düzenlemelerle belki balkon suyu giderleri ile bahçe sulanmasını sağlayabilirsiniz, bu kısmı yaratıcılığınıza ve etki gücünüze kalmış.
  22. PAYLAŞIN, ne öğrendi iseniz, ne kullanıyorsanız, ne kadar insana ulaştırabiliyorsanız bilgilerinizi, deneyimlerinizi paylaşın.  

 

Yazının sonuna kadar okumuş güzel insan, umarım kendin için uygun az da olsa bir şeyler seçebilmişsindir kendine. Yolumuzun güzel bir havada kesişmesi ümidi ile,

(Radikal Blog’ta 28.03.2014’te yayınlanmıştır.)

 

Tags, , , , , , ,

“Sosyal etkim var, ben de sosyal girişimim!”

Son dönem birçok kurum ve kuruluşun açtığı sosyal girişimcilik yarışmalarında sosyal olamayan girişimler de boy göstermekte. Gelin şöyle kabaca bir çerçeve çizelim kavramlara yönelik.

Sosyal değer, yapılan aktivitelerin yarattığı sosyal, ekonomik ve çevresel değerlerin toplamıdır. Yani işletmelerin hepsi faaliyette oldukları her alanda bir sosyal değer üretirler.

Sosyal etki ise “yapılan bir aktivite sonucu ortaya çıkan değişim”dir.

Sosyal etki;

  • olumlu ya da olumsuz olabilir
  • planlı ya da plansız elde edilebilirler
  • kısa ya da uzun vadede kendilerini gösterebilir

Sosyal etki elde edebilmek için bir çok farklı alanda faaliyet gösterebilirsiniz. Örneğin, kar amacı güdün ya da gütmeyin, işletme iseniz tedarik zincirinizi yeşil işletmelerle yöneterek olumlu bir sosyal etki yaratabileceğiniz gibi, bu etkiyi arıtma sisteminizde sorun çıktığında ve geç çözdüğünüzde olumsuza da çevirebilirsiniz. Bir dernek iseniz, bilgilendirme çalışmaları yapabilir farkındalık yaratırken olumlu bir sosyal etki yaratabilecekken ve etkinlik esnasında yapılan  yanlış çöp yönetimi ile çevreye yönelik olumsuz bir etki de yaratabilirsiniz.

Sosyal girişimler işletme modellerini kullanarak sosyal bir sorunu çözmeye yönelik çalışan ve kar amacı gütmeyen kuruluşlardır. Sosyal etkinin, planlı bir şekilde, olumluya dönük odaklı çalışılması bir sosyal girişimin amaç ve varlığını ortaya koyma ifadelerinden biridir. Yaratacağı toplumsal fayda odağında, sosyal etkisini ortaya koymak bir sosyal girişimin sadece itibarı ve marka değeri için değil, sürdürülebilirliği için de kritik bir zaman, emek ve para yatırımıdır.

Her sosyal etkisi olan işletme sosyal değer ürettiği için sosyal girişim midir?

HAYIR! Sosyal değer ve etki tanımlarına baktığınızda her kurum ve kuruluşun kar amacı gütsün gütmesin, herhangi bir sosyal sorunu çözsün ya da çözmesin, etkisini ölçsün ölçmesin bir farklılık yarattığı ortadır. Örneğin, istihdam sağlayan kar amacı güden işletmeler de toplumda sosyal etki ve sosyal değer üretirler. Ancak, sosyal girişim olabilmek için temel duruş, elde edilen karın nasıl kullanıldığıdır. Yani kar amacı güden büyük kurumsal şirketler, sosyal sorumluluk çalışmalarından kendi faaliyetlerini “yeşil standart”larda yürüterek, şeffaf bir kurumsal vatandaş olarak da olumlu ve büyük ölçekte sosyal etkiye sahiptirler, ürün ve hizmetleri karşılığı elde ettikleri karı yatırımcıların ya da sahiplerinin kasalarına yolladıkları için sosyal girişim olamazlar. Sosyal girişimler, elde ettikleri karı tekrar çalıştıkları sorunu çözmeye yönelik çalışmaları arttırmak, projeyi büyütmek ve olumlu etkiyi yükseltmek adına kullanırlar.

Yani “ben kadın işçi çalıştırıyorum” demek sizi sosyal girişim yapmak için yeterli değildir. “Bu işletme kadınların ekonomik hayatta rol almalarını teşvik için var” dediğinizde, hem kadın istihdamına, çalışan haklarına, kadın haklarına yönelmeniz ve kazandığınız karı bu alanda sorun çözmeye yatırıyor olmanız beklenir. Üstelik sağladığınız bu olanakların kadınlar üzerindeki olumlu-olumsuz etkisine bakmak ve büyük resmi de çıkarmakla mükellefsinizdir. Kazanılan paranın sosyal geri dönüşünü ortaya koymak yani. Muhammed Yunus’un seçtiği, belli ölçüde sosyal girişimcinin işine faydasını arttırmak adına kendine de kullanabileceğine yöneliktir. Ancak, bu kullanım bilgi, tecrübe yatırımı olmalıdır ki sosyal girişimcinin sorun çözme kabiliyetini arttırsın.

Özetle, sosyal etki kavramının sosyal girişimlerle birlikte daha yoğun kullanılmasının nedeni, sosyal etki ölçüm ve analizinin sosyal girişimlerin var oluş sebeplerini ortaya koyduğu içindir. Ancak, kar amacı gütmeyen işletmeler de yaptıkları kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının ya da olan tüm faaliyetlerinin sosyal etkilerine bakma gibi bir tercih de kullanabilirler. Yani sosyal etkim var demek, sosyal girişim olmak için yeterli olmamaktadır. Sosyal girişimci iseniz net bir sorun tanımı, bu sorunu çözmek için nerede bulunduğunuz ve sorun çözme planınızı paylaşmanız beklenir.

 

Bi’kadın için en uygun meslek

Eğer Türkiye’de doğmuş bir kadınsanız, büyürken en sık duyduğunuz cümle ‘Bi’kadın için en uygun meslek, öğretmenlik’tiri kimbilir kaç kere duyarsınız. Sonrasında da nedenleri gelir, yarım gün okula gidersin, bak günün yarısı senin! Hem evlenince eşine, evine, çocuğuna zaman ayırman gerekir, onca şeye nasıl yetişeceksin?!….

Ben de diyorumki şimdi ‘Bi’kadın için en uygun meslek sosyal girişimciliktir!’; evet diyorumki bir kadın girişimci olmaya cesaret edebilmeli ve olacaksa sosyal girişimci olmalı.

Yıllardır bilim insanları kadın ve erkeklerin farklarını inceleyip durdular, beyinlerinin çalışma sistematiğine yönelik farklılıklar da artık daha net önümüzde duruyor ( Google’dan birkaç ay öncesine kadar açıklanan araştırma sonuçlarına ulaşıp detaylı inceleyebilirsiniz) . Son durum, bilim insanları, iki cinsiyetin beyinlerindeki fiziksel farkların, ‘erkeklerin, haritada yön bulmak ve kas kontrolü gibi konumsal alanlarda neden kadınlardan daha iyi olduğunun; kadınların ise, neden hafıza ve önsezi gibi sözel alanlarda erkeklerden daha iyi olduğunun’ anlaşılabilmesinde araştırma sonuçlarının önemli rol oynayacağını söylüyor.

Tipik bir erkek beyni, beynindeki sinir bağlantılarının, beynin aynı lobundaki ön ve arka tarafları arasında kurulduğunu, tipik bir kadın beyninde ise, sinir bağlantılarının daha ziyade sağ ve sol loblar arasında, bir taraftan diğer tarafa doğru dizildiğini gösteriyor.

Daha önce de bilindiği üzere, beynin sol lobunun, konuşma, matematiksel işlemler, diziler, sayılar ve analiz gibi konularda çok üstün olduğu, mantıklı ve doğrusal çalıştığı tespit edilmişti. Araştırma sonuçları beynin sağ lobunda da, ritim, hayal kurma, renkler, boyut, hacim, müzik gibi fonksiyonların icra edildiğini ortaya koymuştu. Beynin sol tarafı bilgiyi mantıklı ve doğrusal olarak işlemekte, sağ lob ise artistik tarafı oluşturmakta, detaydan çok resmin bütünüyle ilgilenmekte ve bilgiyi şekil ve hayal gücüyle işlemektedir. Yani her iki lob da birbirlerini dengeler nitelikteler.

kadin_girisimci

Bir girişimin sosyal girişim olmasında en önemli kriter girişimcinin nitelikleri ile birebir alakalı. Girişimcinin etik anlayışı ve işinin amacına odağını yitirmemesi, başlarken de devam ederken de o girişimin sosyal girişim olarak kalmasını sağlar. Görünen o ki erkek beyni tek loba odaklanarak yaptığı işin belli bir kısmını bir kadından daha hızlı ve net bir şekilde halledebilir, ancak süreç içerisinde kritik tercihlerle o işin sosyal boyutunun her adımda kontrolünü yapabilmek iki lob arasındaki bağlantıya sahip kadın beyni tarafından daha hızlı kurulabilecektir.

Bu savunmam erkekler yapamaz demek değil. Sadece araştırmalar, kadın beyninin çalışma sistematiğinin bu işi kolaylaştıracağı yönünde. Yani kurumsal hayatta ilerleyen zamanda gördüğümüz ‘erkekleşen kadınlar’ kimliğine bürünmek zorunda olmadan, gönlünüzden ödün vermeden, aklınızla da yapacağınız işten gerçekten tatmin olabilecek bir alan olduğunu özellikle kadınlara hatırlatmak isterim. Çünkü, sosyal girişimci kimliğinizle size dokunan bir sorun üzerinden hem kendiniz hem başkaları için istihdam yaratabilir, bu soruna bağlı kalarak iş yönetiminin de altından kalkabiliriz.

Sosyal girişimcilikte süreç yönetimi, sosyal etki merkezini koruyarak devam etmek adına gerçekten belli aşamalarda oldukça zorlayıcı bir döneme dönüşebiliyor. Bu işin bir ‘girişim’ olduğu gerçeği yeri gelince sizi saldırganlığa, rekabetin içinde etkinin uzağına itebiliyor. İşte tam da bu noktada, kendi işiniz için fark yaratabilir ve ödün vermeden doğru kararı vermeniz, gerekiyorsa farklı yapılanmaları kurabilmek adına kadınlar biçilmiş kaftan 🙂

O yüzden evet, diğer alanlara girmeden bir çok konudan sosyal girişim fikri üretilebileceğine güvenrek diyorumki  Bİ’KADIN İÇİN EN UYGUN MESLEK SOSYAL GİRİŞİMCİLİKTİR 🙂

Tags, , , ,